Romantik Evlilik Mitinin Ötesinde: Gerçeğe “Uyanmak”

Türk Psikiyatri Derneği Kadınların Yaşamı ve Kadın Ruh Sağlığı (2013) Kitabında yayınlanmıştır.

Romantik Evlilik Mitinin Ötesinde: Gerçeğe “Uyanmak”

Çevrelendiğimiz Gerçeklik

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre “Tüm kadın ve erkekler ayrımcılığa uğramadan yaşama, sağlık, eğitim ve çalışma haklarından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir” (Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1948). Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) (1979) ise, hayatın her alanında kadınların erkeklerle eşit haklara, muameleye ve konuma sahip olmasını garanti altına almayı hedefler. Oysa, Dünya Ekonomik Forumu’nun dünyada 2006 yılından beri yürütmekte olduğu “Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi (2012)” sonuçlarına bakıldığında, Türkiye kadın erkek eşitliğinde 135 ülke arasında 124. sırada yer almaktadır. Bu araştırma çerçevesinde Türk kadınlarının ekonomiye katılım oranlarının, 135 ülke arasında 129. sırada olduğunu görüyoruz. Eğitimden pay alma oranları açısından 108. olan Türk kadınları, siyasal yaşama katılımda ise 98. sıradalar (Hausman ve ark. 2012).

Ataerkil Zihniyet ve “Dayatılan” Evlilik

Kadın ve erkek eşitsizliğinin sonuçlarının en çarpıcı şekilde yaşandığı ülkeler arasında yer alan Türkiye’de var olan ataerkil zihniyet, kadının ekonomiden, eğitimden, siyasal katılımdan ve sağlıklı yaşam hakkından eşit pay almasını desteklemek yerine, kadına, kendisinin de içselleştirdiği son derece “geleneksel” bir evlilik modelini dayatıyor. Kadını, geleneksel ev işleri ve çocuk bakımıyla tanımlayan bu ataerkil bakış, kadına atfettiği değeri kadının geleneksel normlara olan uyumuyla tanımlıyor. Türkiye Aile Değerleri Araştırması”nın da gösterdiği gibi, her 2 kişiden 1’si kadının asli görevinin çocuk bakımı ve ev işleri olduğunu düşünüyor (ASAGEM 2010).

Romantik Evlilik Mitinin Gölgesinde: İçselleştirilmiş Evlilik

İlginç olan, ataerkil zihniyetin dayatmacı yaklaşımına paralel olarak Türk kadınlarının aşırı “romantize” edilmiş bir evlilik mitini içselleştirmiş olmaları. Bugünün ataerkil Türkiye’sinde evlilik kurumunun kadınlar için taşıdığı tehlikeleri ve “tuzakları” göz ardı eden böylesine “romantize” edilmiş bir evlilik kurgusu, en az toplumun kadınlara yönelik dayatmacı yapısı kadar tehlikeler taşıyor.

Günümüz Türkiye’sinde çoğu kadın halen evliliği içinde bulunduğu yaşam şartlarından kaçabileceği, ailesinden “ayrışmasını” sağlayacak, kendisini özgürleştirecek ve  toplum içindeki statüsünü arttıracak bir “çıkış” yolu olarak görüyor.

Oysa, Türkiye’de evlilik kurumu, evliliği romantize eden milyonlarca kadının bakışının aksine, kadınlar için  “kurtuluş”, “özgürleşme” ve “statü kazanma” temalarından çok uzakta riskler taşıyor.

Geleneksel anlayışa ters olduğu için ailesinden duygusal ve fiziksel olarak ayrışma deneyimi yaşamayan ve evlilik öncesinde ailesinden ayrı yaşama deneyimi son derece kısıtlı olan Türk kadınları görece erken bir yaşta kendilerini evliliğin arifesinde buluyorlar.

Evliliğe Karar Veren Kim?

Nüfusun yüzde %52’sinin evlilik kararı ailesi tarafından alınmaktadır (HÜ Nüfus Etütleri Enstitüsü, 2009). Benlik oluşumunun “bireyselleşme” temelli değil, “ailesel” olduğu Türk kültüründe, ailesinden değerler ve tutumlar bazında ayrışamamış birçok Türk kadını, aile “meclisinin” seçimleri doğrultusunda şekillenen bir evlilik kararı alıyor. Şehirleşmiş orta üst sınıf kadınların çoğunun “evlilik” dışında bir yaşam modeli seçme olasılıkları yok. Bu çerçevede çoğu kadın, ailesinden ayrılarak hayatını yalnız olarak sürdürme ya da “partneriyle” birlikte yaşama seçeneklerini değerlendirme şansı bulamadan, zorunlu bir evlilik modelini hayatın normal akışı olarak kabulleniyor.

Diğer yandaysa toplumun geri kalan kadınlarını bekleyen çok daha travmatik bir evlilik modeli söz konusu: “zorla evlendirme”. Zorla evlendirme, görücü usulüyle evliliğin aksine, kadının ve eşinin rızası dışında ve hatta zor kullanılarak gerçekleştirilen evliliklerdir. Burada zor kullanma sözüyle kast edilen zihinsel taciz ve duygusal şantaja kadar varan ailevi ve toplumsal baskılardır. Ailevi ve toplumsal baskıların, fiziksel şiddet içerebildiği gibi kaçırılma, alıkoyulma ve öldürmeye kadar gidebildiğini bilmekteyiz. Elimizdeki istatistikler, Doğu ve Güneydoğu’da kadınların yüzde 45,7’sine kocalarının seçiminde danışılmadığını ve yüzde 50,8’inin rızaları olmadan evlendirildiğini göstermektedir (İlkkaracan 2000).

Çocuk Gelinler

 

Sağlıklı bir evlilik, yetişkin iki bireyin karşılıklı seçimleriyle şekillendiği halde Türkiye’de 18 yaşın altında evlenen kadınların oranı yüzde 28’dir ve bu oran Orta Anadolu’da yüzde 37’ye, Doğu ve Güneydoğu’da yüzde 40-42’ye kadar çıkmaktadır (HÜ Nüfus Etütleri Enstitüsü 2009). Uluslararası Sosyal Araştırmalar Kurumu (2011) araştırmaları da Türkiye’deki evliliklerin 1/3’ünün çocuk yaşta yapıldığını göstermektedir.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin (DİKASUM), Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı işbirliğiyle hayata geçirdiği ve 300′ün üzerinde çocuk gelinle yaptığı araştırma, çocuk yaşta yapılan evliliklerin, kız çocukları üzerindeki travmatik etkilerini gözler önüne seriyor. Bu araştırma bizlere bu “kadınların” yarısından fazlasının 15 yaşını tamamlamadan evlendirildiklerini gösteriyor. Yüzde 72′si rızası alınmadan evlendirilirken, yüzde 30′undan fazlasının da eşini evlenmeden önce hiç görmediği ortaya çıkıyor. Yine aynı araştırma kapsamında, çocuk gelinlerin %87,7’sinin “kuma” olarak gittiklerini görmekteyiz (DİKASUM 2012).

Çocuk yaşta evliliklerin travmatik sonuçlarına göz attığımızda, kadınların aile içinde fiziksel, duygusal, sözel ve cinsel şiddete maruz kalma olasılıklarını önemli oranda arttırdığını, kız çocuklarını örgün eğitimden kopardığını ve “geleneksel” roller olan eş ve anneliğe mahkum ettiğini gözlemlemekteyiz. Yüzde 20’si henüz adet görmeden “evlendirilen” ve yüzde 78’inin evlendiğinde hiçbir cinsel bilgisinin olmadığı bu “çocuk gelinler” in yüzde 73.3’ü okur yazar bile değildir (DİKASUM 2012).

Erken hamileliklerde düşük yapma, ölü doğum, erken doğum riskinin de fazla olduğu düşünüldüğünde çocuk yaşta yapılan evliliklerin, çocuk gelinler için taşıdığı riskler daha da görünür olmaktadır.

Çocuk yaşta ailenin zorlamasıyla yapılan evlilikler temelde “ekonomik” nedenlidir. Diyarbakır’da çocuk gelinlerle yapılmış olan araştırma bizlere bu kızların çoğunun 9 ya da daha fazla çocuklu ailelerden geldiğini ve evlendirilen her kızın aileden azalan bir “boğaz” anlamına geldiğini göstermektedir (DİKASUM 2012).

Yine aynı çalışmadan bilmekteyiz ki; her 3 çocuk gelinden 1’i intiharı düşünmekte ya da intihar girişimde bulunmaktadır. Sonuç olarak çocuk yaşta evlenmeye “mahkum” edilen bu kız çocuklarının geleneksel dayatmalar karşısındaki “çaresizliği” son derece açıktır.

Bir Güç İlişkileri Arenası Olarak Evlilik

Farklı sınıftan birçok kadın için beyaz gelinlik, tüller ve çiçekler ardında “romantize” edilen evlilik kurumunun romantik kurgusu, pembe diziler, kadın dergileri, “aşk miti” ve geleneksel söylem tarafından pekiştirilmektedir. Oysa, romantik kurgunun bir adım ötesinde duran ataerkil evlilik kurumu çoğu Türk kadını için kadının aleyhine işleyen bir güç ilişkileri arenasıdır.

Bugünün Türkiye’sinde evlilik kurumu, kadının kararlarını, ekonomik faaliyetlerini, işgücünü, yaratıcılığını, bedenini ve cinselliğini “erkeğin” iktidarına teslim eden bir kurum olarak işlev görmektedir.

1950’lerden 1980’lere dek artış göstermiş olan Türkiye’deki kadın istihdamının 1980’lerle birlikte hızlı bir düşüşe geçtiğini ve 2000’li yıllar itibariyle ulaştığı yüzde 24’lük oranla da OECD ülkeleri arasında son sıraya yerleştiğini bilmekteyiz (OECD 2012). Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve İŞKUR işbirliği ile  İşgücü Piyasasına Girişte Kadınlar İçin Engeller ve Fırsatlar (2012)  araştırma sonuçları kadın istihdamı önündeki en büyük engelin “geleneksel bakış açısı” olduğunu gösteriyor. Kadının asli görevinin ev işleri ve çocuk bakımı olduğunu düşünen ataerkil bakışın bir sonucu olarak, özellikle evlilik sonrasında kadının işgücüne katılımı ve üretme/yaratma arzusu, eşinin “tahakkümü” altına girmektedir.

Türkiye’de Kadına Yönelik Aile içi Şiddet araştırmasının sonuçlarına baktığımızda da her 10 kadından 4’ünün çalışmasının eşi tarafından engellendiğini görmekteyiz (KSGM 2009). Bu veri çerçevesinde, Türkiye’de birçok kadının geleneksel roller dışına çıkarak, işgücü piyasasında yer alma, düzenli bir gelir elde etme, soysal güvenlik sistemine dahil olma haklarının eşleri tarafından engellendiğini biliyoruz. Kadını “özgürleştirmesi” beklenen evlilik, kadının geleneksel ev içi alan ve rollerinin dışına çıkmasını “yasaklayarak” aslında toplumsallaşmasına ve “özgürleşmesine” engel olmaktadır.

Toplumun yüzde 66’sı için ailenin reisi halen erkektir ve toplumun yarısı için (%54) evde son sözü her zaman erkek söyler (ASAGEM 2010).

Türkiye Nüfus Araştırması’nda yaklaşık her 10 kadından 7’si “kadınlar erkeklerden izin almadan dışarıya çıkabilir” ifadesine karşı çıkmaktadır. Yine aynı araştırmanın verilerine göre, kadınların yüzde 41’i eşi ile aynı fikirde değilse kadının tartışmaması gerektiğini düşünmektedir. Bu araştırmanın sonuçları bizlere, ataerkil söylemin kadınlar tarafından da “içselleştirilmiş” olduğunu göstermektedir. Türkiye’de kadınların önemli bir kısmı “eşlerinin” kararları doğrultusunda seçimler yapmaları “gerektiğini” düşünmektedir. Kadının çalışma, işgücüne katılma, üretme ve yaratma arzusuna rağmen, eşin öncelikleri ve kararları baskın gelmektedir. Kadınlar, “ailenin sürekliliğini” kendi arzularının ve kararlarının üzerinde tutmaktadır.

Aynı raporda yer alan ilginç bir diğer veri ise  kadınların yüzde 30’unun,  “kadın istemese bile eşiyle cinsel ilişkiye girmek görevidir” önermesini onayladıklarını göstermektedir. Kırsal alanda yaşayan kadınlar açısından bu kabullenmenin yüzde 42’ye kadar çıkmakta olduğunu gözlemliyoruz (HÜ Nüfus Etütleri Enstitüsü 2009).

Cinsel hazzın sadece erkeğe hizmet etmesi gerektiği düşüncesini içselleştirmiş bu kadınlar, kendi bedenleri ve cinselliklerini sadece “eşlerinin” arzusuna hizmet eden bir “araç” olarak görmektedir. Erkeğin cinsel arzusunun merkezi ve birincil bir önem taşıdığına ve kadının bedeni ve cinselliğinin sadece erkeğe hitap etmesi gerektiğine inanan bu ataerkil zihniyetin sadece erkekler tarafından değil, kadınlar tarafından da bu oranda içselleştirilmiş olduğunu görmek son derece düşündürücüdür.

Bugünün Türkiye’sinde evlilik, yetişkin bir kadın ve erkek arasında sevgi, bağlılık ve güven üzerine kurulan bir kurum olmaktan çok halen ataerkil geleneksel değerlerin hakim olduğu ve bu değerlerin kadının ve seçimlerinin aleyhine işlediği bir yapı sergilemektedir.

Kadının Bedeni Kimin?

Türkiye’de kadın cinselliği halen namus ekseninde tanımlanmaktadır. Bir kadının değerli algılanabilmesi, eş olarak tercih edilebilmesi ve “sevilebilir” olması için  “namuslu” bir kadın olması gerekmektedir.

Namus cinayetlerinin en yoğun yaşandığı dört şehirde 195 görüşmeciyle yürütülmüş olan niteliksel araştırma sonucunda kaleme alınan “Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye’de Namus Cinayetlerinin Dinamikleri Araştırma Raporu (2005)”, “namus” kavramının kadın cinselliğiyle ilişkisini gözler önüne sermektedir. Bu raporda da gösterildiği gibi, namus kavramı, kadın cinselliği ve kadın cinselliğinin “kontrolü” ile yakından ilişkilidir.

“namus kavramını kadın, kadın cinselliği ve kadının kontrol edilmesi ile bağdaştırma yönünde kuvvetli bir eğilim olduğu izlenmiştir. Kadının bekareti, evlilik dışı cinsel ilişkisi olmaması, düzgün giyinmesi, bir kadından beklenen şekilde davranması, geleneklere uygun görevlerini yerine getirmesi bu anlayışa sahip kişilerin vurguladığı noktalardan bazılarıydı.”(Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu 2005)

Yapılan araştırmalar, Türkiye’de yüzde 70′in üzerinde kadın ve erkeğin, kadının namusu ile bekaretini doğrudan ilişkili algıladığını göstermektedir.  “Bekaret kadının namus simgesidir” diyenlerin oranı toplumun yüzde 63’ünü oluşturmaktadır. “Kadının bekareti ancak evlilikle bozulmalıdır” diyenlerin oranı ise yüzde 65’tir. (CETAD 2006).

Bu erkeksi arzunun izdüşümünü kadınlarda da görüyor olmak şaşırtıcı ve o oranda da endişe vericidir. “Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırma’sında kadınların 4/5’i “kadınların evlendiklerinde bakire olmaları gerektiği” görüşünü desteklemektedir (HÜ Nüfus Etütleri Enstirüsü 2009).

Işık ve Uğurlu (2009), Okyay’ın 2007 yılında ODTÜ öğrencileriyle yaptığı bir çalışmada öğrencilerin yüzde 42.5’inin kadınların evlenene kadar bakire olması gerektiğini ve yüzde 26’sı kadınların namusunun cinsel davranışlarla ilintili olduğunu düşündüğünü ifade etmektedir. Yine aynı araştırmacılar, Okyay’a (2007) paralel olarak ODTÜ öğrencilerinin yüzde 32’sinin bakirelik ile namusu ilişkilendirdiğini dile getirmektedir. Bu veriler bizlere, üniversite eğitimi alan popülasyon içinde dahi kadının namusu ve cinsel davranışı arasında güçlü bir bağ algılandığını göstermekte ve kadının bekaretine halen atfedilmekte olan önemi işaret etmektedir.

Bugün halen Türkiye’de kadının bedeninin ve kimliğinin ailenin kontrolünde olduğu bir toplumsal yapıdan bahsediyoruz. Bu çerçevede sadece kadını ve bedenini ilgilendiren “özel” bir mesele olarak namus ve bekaretten değil, ataerkil toplumsal baskı düzeneğinin bir parçası olarak “kamusallaşmış” bir namus ve bekaret meselesinden bahsetmekteyiz.

Üzerindeki namuslu olma baskısı çerçevesinde “bekaretini korumaya” odaklanmış Türk kadınlarının evlilik öncesi cinsellikle son derece “ambivalant” bir ilişki kurmasına şaşmamak gerek.  İleride kuracağı evliliğin varlığı ve sürekliliğinin “bekaretini” korumasına bağlı olduğunun bilincinde olan Türk kadınlarının cinsellikle “sağlıklı” bir ilişki kurmalarını beklemek mümkün değil.

Sağlıklı kadınsı arzular ve toplumsal baskı ile duygusal ve fiziksel zarar görme riski arasında kalan Türk kadınları, kendi bedenleriyle ve cinsellikleriyle sağlıklı bir ilişki kuramadan ve sağlıklı seçimler yapma şansı edinemeden evliliğe adım atmak zorunda kalıyorlar. Kadınların flört etmesinde dahi sakınca gören bu ataerkil zihniyet (ki Türkiye Aile Değerleri Araştırması sonuçlarına göre toplumun yüzde 42’si kadınların flört etmesine onay vermiyor) kadına inkar edilen, baskılanan ya da suçluluğun damgasını vurduğu bir cinsellik yaşamak dışında bir seçenek bırakmıyor.

Cinsel hazzın öznesini erkek ve nesnesini kadın olarak tanımlayan geleneksel bakış açısı, cinsel deneyimi kısıtlı ya da suçluluk duygularıyla yüklü, zihinsel ve duygusal olarak cinsel olgunluğa erişmemiş kadınların, evlendikten sonra cinsellikte eşlerine “doyum” verebilen kadınlara dönüşmelerini bekliyor.

Bugün Türkiye’de kadınların cinsel rahatsızlıkları arasında en baş sırayı vaginismus almaktadır. Türkiye’de cinsel tedavi için başvuran kadınların yüzde 50′sinin vaginismus için başvurduğunu billmekteyiz (CETAD 2006) . Kadının bedeni ve cinselliğinin ataerkil değer yargıları, kontrol ve cezalandırma mekanizmalarıyla “kuşatılmış” olduğunu düşündüğümüzde, bu verilerin ne kadar anlamlı olduğunu görüyoruz. Kendi bedenini ve cinselliğini ve bu çerçevede öz değerini “namus” ekseninde deneyimleyen çoğu Türk kadın için “cinsellik” korkutucu bir deneyim olmaktan öteye gidemiyor.

Güç Şiddete Dönüştüğünde

Türkiye’de çoğu evliliğin kadının aleyhine işleyen bir güç ilişkileri arenasından daha fazlası olduğunu biliyoruz. Elimizdeki veriler, bugün Türkiye’de aile içi şiddetin yaygınlığıyla ilgili çok önemli ipuçları veriyor bizlere. Türkiye’deki kadınların yüzde 42’si için evlilik bir şiddet arenası. Bugün Türkiye’de kadınların yüzde 42’si eşinden fiziksel ya da cinsel şiddet görmektedir (HÜ Nüfus Etütleri Enstitüsü 2009).

Aile içi şiddetin kadınlarda yarattığı en temel duygu çaresizliktir. Şiddetin kadını evlilik içinde “kıstırdığı” noktada kadınların yarısının temelde yaşadıkları şiddeti “gizleme” eğilimi gösterdiğini ve çoğunun (yüzden 92’sinin) hiçbir şekilde yardım almak için bir kuruma başvurmadığını bilmekteyiz (HÜ Nüfus Etütleri Enstitüsü 2009). Halen kadınlara yönelik aile içi şiddetin gizlenmesi gereken bir ayıp/tabu olduğunu düşünen bu zihniyetin yaygınlığı, aile içi kadına yönelik şiddetin su yüzüne çıkmasını ve yasal platformda cezalandırılmasını engelleyen en temel nedenlerden birisidir.

Her üç kadından birisine intiharı düşündürecek kadar travmatik sonuçlar yaratan şiddet, bugünün Türkiye’sinde ataerkil evlilik kurumunun “en karanlık yüzüdür.” (HÜ Nüfus Etütleri Enstitüsü 2009).

Bu noktada en düşündürücü olan her 7 kadından 1’nin “bazı durumlarda erkeğin eşini dövebileceği” görüşüne destek vermesidir (HÜ Nüfus Etütleri Enstitüsü 2009).  Bu görüşe paralel bir biçimde her 4 kadından 1’isi “kadının erkeğin tokadını sineye çekmesi gerektiği” görüşünü desteklemektedir (ASAGEM 2009).

“Saldırganla özdeşleşen” bu kadınlar, şiddeti bir ceza ya da ıslah yöntemi olarak meşru görmekte ve aile içinde kadına yönelik şiddetin bütün hızıyla sürmesine katkıda bulunmaktadır.

Ancak, bu kadınların oranının yıllar içinde bir düşüş sergilemesi sevindiricidir. Kadınların fiziksel şiddete maruz kalmasına ilişkin en az bir nedeni doğru bulan kadınların oranı 2003”de yüzde 39’dan, 2008’de %25’e düşmüştür. (HÜ Nüfus Etütleri Enstitüsü 2004, 2009).

Evliliğin “Tıkandığı” Nokta: Kadın Boşanmak İstediğinde

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2012 yılı ilk yarısına ait istatistikleri Türkiye’de öldürülen kadınların yüzde 34’ünün kocası ya da eski kocası tarafından öldürüldüğünü gösteriyor bizlere. Yine aynı platformun istatistikleri kadın cinayetlerinin en baskın nedenleri arasında kadınların boşanma talepleri ve ayrılma kararlarının yer aldığını gösteriyor. Kadınların  % 28,5’i ayrılmak yahut boşanmak istedikleri için öldürülmektedir. (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2012)

Kadını, kendisinin narsistik uzantısı olarak algılayan bu ataerkil zihniyet, kadının evliliğini bitirme kararını ve kararlılığını kadına kendi canıyla ödetiyor. Asıl düşündürücü olan, kadın cinayetlerinde eski kocası ya da kocası tarafından öldürülen kadınların sayılarının yıllar içinde ciddi artış gösteriyor olması. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verileri eski kocası ya da kocası tarafından öldürülen kadınların oranının 2008-2011 yılları arasında %47’den  %69’a yükselmiş olduğunu göstermekte (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2012).

Evlenme kararına dahil olan ataerkil anlayış, kadın “evlilik sözleşmesini” bozmak istediğinde de, kadının karşısında yer almaktadır. Bedeni, cinselliği, evlilik kararı, çalışma hakkı konusunda kısıtlı bir söz hakkı olan kadınlar, boşanma kararını verdikleri anda da, erkeğin ölüm tehdidiyle yüz yüze gelmektedir.

Kadının İnsan Haklarının İhlali Olarak Ataerkil Evililik Kurumunun Eleştirisi

Elimizdeki bütün by veriler, bugün Türkiye’de İnsan Hakları Evrensel Bildirge’sinde ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)’nde ifade edilen “kadının insan haklarının” ihlalini gözler önüne sermektedir. Bugün Türkiye’de çoğu kadının evlilik öncesinde bedeni ve cinselliği üzerinde kontrolle başlayan ve evlilik sürecinde iradesi, kararları ve işgücü üzerindeki hakimiyet ile devam eden ataerkil kontrol ve ceza mekanizması ciddi bir insan hakları ihlali sorunudur.

                                                           Sonuç ve Öneriler

Bugünün Türkiye’sinde, evlilik kurumunun “ataerkil” zihniyetle işbirliği içinde kadınların aleyhine işleyen yapısının dönüşümü ancak makro politikalar sayesinde mümkün olabilir. Hükümet ve sivil toplumun her anlamda işbirliğini gerektiren bu makro politikalar eğitimden, sağlığa, işgücü politikalarından, hukuka kadar çok geniş bir yelpazede dönüşümü gerektirmektedir. Bu dönüşümün sağlanması için üzerinde durulması gereken gelişim alanları konusundaki öneriler aşağıda belirtilmiştir:

  • İlk, orta ve yükseköğretimdeki cinsiyetçi öğelerin tespit edilerek, geleneksel cinsiyet rollerini değil, cinsiyet eşitliğini pekiştiren bir eğitim modeli geliştirmek ve ders kitaplarını cinsiyet eşitliğini pekiştirici bir içerikle hazırlamak
  • Kız ve erkek çocuklarının hem ortaöğretimde, hem yükseköğretimde aile içi şiddet ve kadına yönelik olarak ortaya çıkabilecek fiziksel, duygusal ve cinsel şiddet konusunda eğitilmesi ve bilinçlendirilmesini sağlamak
  • Orta eğitimde kız ve erkek çocuklarının bedenlerini ve cinselliklerini sağlıklı ve bilimsel bir çerçevede öğrenmelerini sağlayacak biçimde cinsel eğitim vermek
  • Kadına yönelik şiddetin görünür kılınması için kadınların şiddet gördüklerinde resmi kurumlara başvurularının teşvik edilmesini sağlamak
  • Kadına yönelik şiddet alanında çalışacak bütün resmi kurum çalışanlarının (sağlık görevlileri, polis, sosyal hizmet uzmanları, avukatlar, savcılar, hakimler vb.) kadına yönelik şiddet konusunda duyarlılığını geliştirmek amacıyla eğitmek. Bu eğitimleri sadece meslek içi eğitim düzeyinde değil, akademik eğitim müfredatlarının bir parçası haline getirmek
  • Kadına yönelik her türlü şiddete karşı sıfır tolerans anlayışını destekleyecek makro politikalar geliştirmek
  • Çocuk yaşta evliliğe karşı makro düzeyde mücadele verecek hükümet politikaları geliştirmek
  • Çocuk yaşta evliliğin bir suç olarak tanımlanarak “çocuk yaşta evliliği önleme” yasası çıkartmak
  • Çocuk gelinlere engel olmak için hükümetin sivil toplumla işbirliği içinde -özellikle çocuk gelinlerin yoğun bir biçimde görüldüğü Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da- bilinç yükseltme çalışmaları yapması
  • 2000’li yıllardan itibaren ciddi bir düşüş gösteren kadın istihdamını arttırmak için pozitif ayrımcılık uygulamak
  • Makro politikalar ve sivil toplumun işbirliğiyle geleneksel roller olan ev işi ve annelik yerine kadını kamusal hayatta ve işgücünde öne çıkaran bir kadın modelini desteklemek
  • Kadın cinayetlerini engellemek için kadın sığınma evlerinin sayısını ve kalitesini arttırmak
  • Kadın sığınma evlerinde çalışacak sosyal hizmet uzmanı, psikolog ve diğer görevlilerin cinsiyet eşitliği ve kadına yönelik şiddet konusunda eğitilmelerini sağlamak

 

Kaynaklar:

Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü (ASAGEM) (2010) Türkiye’de Aile Değerleri Araştırması, yay. haz: Mustafa Turgut, Ankara, ASAGEM; yayın no 145, s. 365.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (1948) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (2005) Türkiye’de Namus Cinayetlerinin Dinamikleri Eylem Programı için Öneriler ve Sonuç Raporu. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, yay. haz: Kardam Filiz, Ankara, Nüfus Bilim Dergisi, s. 88

Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığının Önlenmesi Sözleşmesi, CEDAW Nedir? Kadınların İnsan Hakları ve Önemi, Viyana, Druckerei Friedrich, 2007. VDV, s. 31.

Cinsel Eğitim ve Tedavi Araştırma Dernepi (CEDAW) (2006), Bilgilendirme Dosyası 1: Cinsel Hayat ve Sorunları s. 70.

Cinsel Eğitim ve Tedavi Araştırma Derneği (CEDAW) (2006), Bilgilendirme Dosyası 5: Kadın Cinselliği, s.67.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (DİKASUM) (2012). Çocuk Gelin Araştırması.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (2004), Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması (TNSA) 2003, Ankara, HÜ Hastaneleri Basım Evi, s.219.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (2009), Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması (TNSA) 2008, Ankara, HÜ Hastaneleri Basım Evi, s.347.

Hausmann Ricardo, Tyson Laura D. Zahidi Saadia (2012), The Global Gender Gap Report, World Economic Forum (WEF), Harvard University and the University of  California, Berkeley.

Işık R, Uğurlu N, Namusa ve Namus Adına Kadına Uygulanan Şiddete İlişkin Tutumlar Ölçeklerinin Öğrenci Örneklemiyle Geliştirilmesi, Türk Psikoloji Yazıları, Aralık 2009, 12(24)- 16-27.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, http://www.kadincinayetlerinidurduracagız.net

Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü (KGSM) (2009) Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddete İlişkin Tutumlar, Hacettepe Üniversitesi, Nüfus Etütleri Enstitüsü, Ankara, HÜ Hastaneleri Basımevi, s.235.

OECD (2012) Employement and Labour Market Statistics Database.

Uluslararası Sosyal Araştırmalar Kurumu (USAK), (2011) Evlilik mi, Evcilik mi? Erken ve Zorla Evlilikler: Çocuk Gelinler, Ankara, USAK Yayınları.