Aile Tarihçesinden İki Osmanlı Kadını: Nezihe Hanım ve Nevrestan Osmanoğlu

 Nevrestan Osmanoğlu ve ablası Nezihe Hanım

Bu yazı aile tarihçemden iki Osmanlı kadınının hayatlarıyla ilgili tarihe bir not düşme çabasıdır. Babaannem Nezihe Hanım (Doğrusöz) ve kız kardeşi Nevrestan Osmanoğlu’nun hayatlarıyla ilgili aile tarihçesinden bana aktarılan ve süreç içindeki araştırmalarımdan elde ettiğim bilgileri derlediğim bu yazıyla Osmanlı tarihinin son dönemine ve Cumhuriyet’in ilanından sonra Osmanlı hanedanı için sürgüne dönüşen yıllara ışık tutmayı hedefliyorum.

Sarayda Çerkez Kızları

 

Özellikle 19. Yüzyıldan itibaren hareme Çerkez kızlarının alındığı biliniyor. Tarihçiler bunun en temel nedenlerini Çerkez kızlarının saray hayatına uyum yeteneği ve Osmanlı hanedanına bağlılıklarıyla açıklıyor. Babamın teyzesi Nevrestan Osmanoğlu kendisiyle yapılan bir söyleşide, Çerkez kızlarının dört ve on yaşları arasında saraya alındıklarından bahsediyor. Saraya alınan kızları Padişah kendisi seçiyor ve daha sonra da saray “üslubuna” uygun ve kolay hatırlanabilen bir isim vererek, kızı hareme kabul ediyor. Aile soy ağacı kayıtlarından babamın teyzesinin asıl isminin Sıdıka olduğunu biliyoruz. Saraya kabul edildiğinde, ismi Nevrestan olarak değiştiriliyor.

Bir Abhaz Hanedan Ailesi: Atzambalar

 

Babaannem ve kız kardeşi 1864 savaşı sonrasında Rus zulmünden kaçarak Osmanlı topraklarına sığınan soylu bir Abhaz hanedan ailesine mensup. Kafkas halklarının yaşadığı verimli topraklara göz diken Rusya, Kafkas halklarına boyun eğdirmek ve topraklarını ele geçirmek için girdiği yüzyılı aşkın savaşta yüz binlerce Çerkez’i öldürmüştür. Rusya, bağımsızlık savaşçısı Kafkas halklarına, 21 Mayıs 1864′te boyun eğdirmiş ve Kafkasya’yı tamamen işgal etmiştir. Anayurtlarından sürülen Kafkas Halkları Tuapse, Soçi ve Sohum limanlarından köhne gemilere bindirilerek ana vatanlarından Osmanlı topraklarına sürüldüler. Yaşanılanları bir Rus askeri şöyle anlatıyor:

“Çerkezlerin köyünü yaktık, hayvanlarını öldürdük, ekinlerinin üstünde atlarımızı sürdük. Çocuklarını acımasızca öldürdük…ve Çar bize bu katliamları yaptık diye bu onur madalyasını verdi, hangi onur? Hangi onurlu insan bunu yapar? Ben Tanrıya beni affetmesi için her gün yalvarıyorum. Onlar vatanlarını savundular ve yiğit insanlardı. Biz ise insanlıktan çıkmış birer ucubeden farksızdık. Elimize esir düşen Çerkezlerle yan yana geldiğimizde sanki biz onların esiri gibi duruyorduk. Onlar ise dimdik vakur duruşlarından taviz vermiyorlardı.” (Ayça Yolkolu Öksüz, Hüzün Aş Olunca, İstanbul: Yediveren Yayınları, 2016, sayfa:24-25)

1864 savaşı ve sürgününün Kafkas halkları üzerinde derin travmatik izler bıraktığı kesin. Kafkasya’dan yola çıkan yüz binlerce çocuk, genç, kadın ve erkek Karadeniz’in acımasız sularında güvensiz teknelerde, aç, susuz bir vaziyette günlerce Osmanlı topraklarına doğru yolculuk yapıyor. Osmanlı topraklarına ayak basmaya başaranlar, geride Karadeniz’in karanlık sularında terk etmek zorunda kaldıkları çocuklarının, eşlerinin, anne, babalarının yaslarıyla, dilini, kültürünü tanımadıkları Osmanlı topraklarında, bu yabancı diyarlarda var olma yolculuğuna başlıyorlar. Bu yas sürecinin halen devam ettiğini öğrenmek benim için son derece şaşırtıcı oldu. Kafkas halkları halen bugün atalarının Kafkasya’dan, Kaf dağının ötesinden Osmanlı topraklarına ayak bastıkları mayıs ayının 21. gününü Kefken’de sahilde büyük bir ateşin çevresinde anıyorlar.

                      

Kefken’deki anma töreninden bir sahne

Çerkez sürgün ağıtını buradan dinleyebilirsiniz

Babaannem ve babamın teyzesinin Çerkez olduğu bilgisine sahip olmama rağmen, aslında Osmanlının bütün Kafkas halklarına atfettikleri “Çerkez” isminin ailemin büyüklerine de “yakıştırılmış” olduğunu ve aslında kökenlerinin Abhaz olduğunu ve Abhazya’da soylu bir hanedan olan Atzamba’lara ait olduklarını bilmiyordum. Bütün bu gerçeklere, ailemin izlerini değişik kaynaklarda araştırırken ulaştım. Örneğin, babaannemin erkek kardeşlerinden Aziz Bey, Nevrestan Osmanoğlu ile birlikte yurt dışına sürüldüğünde ve Fransa’ya yerleştiğinde Atzamba soyadını almıştı.

Abhazya, Ritsa Gölü

2014 yılında yeni bağımsızlığını ilan etmiş Abhazya’ya yaptığım yolculukta bu hanedan ailesinin izlerini sürdüm. Maalesef, ilk soykırıma uğrayan Soçi bölgesinden gelen Atzamba sülalesine mensup kimseye rastlamadım.

Prenses Leyla Açba

Orta çağdan beri bir kast sistemine sahip Abhaz’ların güçlü bir aristokrasisi olduğunu ve Osmanlı İmparatorluğu haremine çok sayıda “kız verdiklerini” bu süreçte öğrendim. Bu konuya ilgi duyanlar Sayın Leyla Açba’nın Bir Çerkez Prensesinin Harem Hatıraları Kitabını inceleyebilirler.

Richtig Reisen İstanbul kitabında yer alan Nevrestan Osmanoğlu röportajı görseli

Babamın teyzesi Nevrestan Osmanoğlu, “Richtig Reisen”  İstanbul kitabında yer alan söyleşisinde, Atzamba sülalesinin daha önce de saraya “gelin” verdiğinden bahsediyor.

Aile soy ağacıyla ilgili yaptığım araştırmalar, babaannem ve ailesinin Sakarya’nın Karapürçek ilçesinin Harmanlı köyüne yerleştiklerini gösteriyor. 2015’te bu köye yaptığım ziyarette köyde halen Abhaz bir nüfus olduğunu, mükemmel bir Abhazca konuştuklarını ve Abhaz geleneklerini sürdürdüklerini görmek beni son derece şaşırttı. Ahbaz kültürü, geleneklerine son derece bağlı ve sizi “sülalenizle” tanıyor ve tanımlıyor.Bu köyle ilgili beni son derece şaşırtan bir diğer olgu ise doğasının Abhazya’ya olan inanılmaz benzerliği. Harmanlı köyünün ulu ağaçlarının gölgesinde insan kendisini bir anda Abhazya’da hissediyor.

Nüfus kayıtları babaannem Nezihe Hanım’ın 1890 doğumlu olduğunu söylüyor. Doğum yerinde ise Çerkezistan yazıyor. Çerkezistan tabiri Osmanlı’nın “Çerkez” lakabıyla tanımladığı ve Kafkas coğrafyasından Osmanlı topraklarına göçen halkın “topraklarına” yakıştırdığı bir isim. Babaannemin küçük kız kardeşi Nevrestan Hanım ise, nüfus kayıtlarına göre 1893 Adapazarı doğumlu.

Babaannem Nezihe Hanım ve babamın teyzesi Nevrestan Osmanoğlu’nun annelerinin ismi nüfus kayıtlarında Fatma olarak geçiyor. Oysa, 5. Murat’ın hareminde baş kalfa olan bu hanımefendinin saraydaki isminin Şazende olduğunu biliyoruz. İki kızını: babaannem Nezihe Hanımı ve Nevrestan Hanımı sarayın hareminde büyütüyor.

Şazende hanım iki evlilik yapıyor. Babaannemin üvey babası ve Nevrestan Hanım’ın babası olan Tahir bey ise Osmanlı ordusunda asker.

Tahir Bey

Resmin üzerinde “Kerimem (kızım) Nevrestan’a – pederin” yazmaktadır.

2015 yılında evde yıllardır duvarımızda asılı olan fermanları okuttuğumda bunlardan birisinin Aslan oğlu Tahir’in 1898 harbinde Yunan ordusuna karşı savaşta gösterdiği kahramanlıktan dolayı Abdülhamid tarafından verildiğini öğreniyorum. Bu beni hiç şaşırtmıyor çünkü tarih kitaplarından Kafkasya’dan Osmanlı’ya göçen Kafkas halklarının erkeklerinin cephelere sürüldüğünü ve Osmanlı için savaştıklarını biliyoruz.

Haremi Anlamak

 

5. Murat’ın kızı Fehime Sultan (1875-1928) haremde

Arapça “dokunulmaz” anlamına gelen, Padişahın evi olan harem hakkında birinci elden bilgiler son derece kısıtlı. 35.000 fotoğraftan oluşan geniş bir fotoğraf albümüne sahip ve Yıldız Sarayı’nın her köşesini fotoğraflatmış olan II. Abdülhamid’in fotoğraf çekilmesine izin vermediği tek yerin harem olduğunu da biliyoruz.

Harem bütün mahremiyetiyle padişahın eşlerinin, şehzadelerinin, annesi valide sultanın ve hizmetlilerinin yaşadığı evi. Harem hakkında yazan çok az sayıda yabancı elçi eşlerinin ve anılarını kaleme alan ve anıları vefatlarından sonra basılan saraylı kadınların aktardıkları dışında harem hakkında birinci elden bilgilere sahip değiliz. Babaannemi yakından tanıyan annem Güner Doğrusöz, çocukluğunu ve genç kızlık yıllarını haremde geçirmiş ve bir şehzadeyle evlenmiş babaannem Nezihe Hanım’ın harem hakkında hiç konuşmadığından bahsederdi. Günümüzün özel yaşamındaki aşırı şeffaflığın tersine, saray kadınları harem yaşantısının mahremiyetine son derece saygı duyan, özel hayatın gizliliğine inanan kadınlardı. Aynı duyarlılığı, 1930 doğumlu annemin nesli için de söylemem mümkün.

Tarih kitaplarında yaptığımız araştırmalarda haremin “harem-i hümayun” olarak adlandırıldığını biliyoruz. Harem şehzade ve padişah eşi olarak yetiştirilen kızlar için bir okuldu. Halk arasında –özellikle kadınlarda- okuma yazma oranının son derece düşük olmasına rağmen, harem kız çocuklarının okuma-yazmayı öğrenebildikleri bir kurumdu. Haremde, en az şehzadeler kadar iyi okuma-yazma bilen cariyeler yetişirdi. Okuma-yazmanın ötesinde cariyelerin hem dikiş gibi zanaat kollarında yetkinleşmeleri sağlanır, hem de yetenekli oldukları bir sanat kolunda gelişmeleri sağlanırdı. Cariyeler özellikle piyano, keman gibi enstrümanlar çalmayı öğrenir, sesleri güzel olanlar sarayın korosunda yer almak için yetiştirilirlerdi.

Harem hayatının eğitim ve disiplin kısmıyla ilgili bilgilere babamın teyzesi Nevrestan Osmanoğlu’nun söyleşisinde rastlamak mümkün. Nevrestan Hanım “haremde cariyeler çok iyi ama çok katı bir eğitime tabi tutulurdu, çünkü daha sonra sultanın ve şehzadelerin meclislerinde başarı göstermeleri gerekiyordu.”  diyerek harem hayatının ne kadar disiplinli olduğunu da gözler önüne seriyor. (Klaud and Lissi Barisch, “Richtig Reisen”, Istanbul, Köln: DuMont, 1976, s. 70)

Nevrestan Hanım temel eğitimini tamamladıktan sonra nedimelik eğitimi almış, saray seremonisini öğrenmiştir. Fransızca, şan, ud ve keman dersleri alan Nevrestan hanım kısa süre sonra haremde yaklaşık 60 kişilik kadınlar korosuna dahil olmuştur.

5. Murat’ın Hareminde Yetişmek – Çırağan Sarayı

 

Bir Çerkes Prensesinin Harem Hatıraları adlı eserde babaannem Nezihe Hanım ve kızkardeşi Nevrestan Osmanoğlu’nun anneleri Şazende Hanım’la beraber 5. Murat’ın hareminde büyüdükleri belirtiliyor. Babam Mustafa Feridun Doğrusöz’ün yıllar boyunca anlattığı aile tarihçesinden babaannemin Çırağan Sarayı’nda yaşadığını bildiğim için bu bilgi beni hiç şaşırtmıyor.

Çırağan Sarayı Osmanlı döneminde Çereğan Sarayı olarak adlandırıyor. Maalesef, yıllar içinde orjinalitesinden uzaklaşan ve yozlaşan her şey gibi Çerağan ismi halk arasında Çırağan olarak kullanılmaya başlanıyor.

Oysa, Çelik Gülersoy Çerağan Sarayları adlı kitabında sarayın ismini, bulunduğu bölgede Lale Devri sırasında yapılan Çerağan şenliklerinden aldığını belirtiyor. Çerağan Farsça’da “ışık” demek. Lale devri sırasında, bu bölgede meşalelerle aydınlatılan şenlikler yapılıyor. Saray ismini bu şenliklerin “ışığından” alıyor.

Çerağan Şenlikleri

Babaannemin ve kızkardeşinin büyüdüğü bugün Çırağan Kempinski Oteline dönüştürülen yapı ise Abdülaziz tarafından inşa ettiriliyor. Abdülaziz bugünkü Galatasaray Lisesi ve Darülşafaka liselerini inşa ettiren, resme ve batı müziğine meraklı, Donizetti Paşa’dan müzik dersleri alan ve valslar besteleyen ilerici bir padişah.

Sultan Abdülaziz’in gondol bestesini buradan dinleyebilirsiniz

          

Sultan  Abdülaziz’in hazinesinden Osmanlı arması kompozisyonlu broş

Saray’ın inşası için Sarkis Balyan görevlendiriliyor ve inşası 12 yıl sürüyor. Saray 1872 yılında tamamlanıyor. Dıştan neo-klasik bir üslubu olan sarayın ana binasında klasik Osmanlı süslemeleri esas alınmış. Avluların birbirine geçişi eski Osmanlı saray havasına sahip olsa da, kullanılan malzeme yenilikçi. Beyaz mermer, bordo ve yeşil mermer gibi en değerli taşlar kullanılan saray için mimar profesör Sedat Eldem, kemer kavislerde ve takma sütun başlıklarında Magrip mimarisinden esinlenildiğini belirtmektedir. Magrip mimarisini gözlerinin önünde canlandırmak isteyenler Endülüsteki ElHamra Sarayı’nı inceleyebilirler.

    Elhamra Sarayı detay

Bugün sadece Çerağan Sarayı’nın ana binasını sarayın kendisi olarak düşünüyoruz. Oysa, döneminde “Fer’iye Sarayları, matbahlar, çeşitli köprüler ve müştemilat ile 10’a yakın ayrı binadan oluşan ve 1300 metre uzunluğunda bir rıhtım cephesini kaplayan Çırağan Sarayı” devasa bir yaşam kompleksi. (Çelik Gülersoy, Çerağan Sarayları, İstanbul: İstanbul Kitaplığı, 1992, sayfa: 68)

Çerağan Sarayı’nın yanmadan önce çekilmiş ve elimize ulaşmış nadir fotoğraflarından

Sarayın harem binası bugün Beşiktaş Anadolu lisesi olarak kullanılan binadır.

                                   

Çerağan Sarayı Harem Dairesi – Şimdiki Beşiktaş Anadolu Lisesi

Çerağan Sarayı 1910 tarihinde yandığından bugünkü ana binada hamam dışında orijinal hiçbir detay kalmamıştır.

Çerağan Sarayından günümüze kalan tek orijinal iç mekan: hamam bölümü

Yanan Çerağan Sarayı’ndan Yıldız Sarayına taşınarak yemek salonuna monte edilen sedef kakmalı kapılar Sarayın dokusuna ve estetiğine dair bizlere ipucu verebilir.

       Yıldızlı Sedef Salon – Yıldız Sarayı

Babaannem Nezihe Hanım’ın sarayın hareminde keman ve piyano dersleri aldığını ve sesinin güzel olduğunu aile tarihçesinden biliyoruz. Leyla Açba Bir Çerkes Prensesinin Harem Hatıraları adlı eserinde babaannemi şöyle anlatıyor:

“Nezihe Hanım, Şehzade Nihat Efendi’nin ikinci refikası idi. İsmini pek çok işitmeme rağmen, zira kendisinin pek güzel sesi vardı ve güzel şarkılar söylüyordu, hiçbir yerde tesadüf edememiştim…sesinin güzelliği kadar yüzü de güzeldi.”  (Leyla Açba, Bir Çerkes Prensesinin Harem Hatıraları, İstanbul: Timaş Yayınları, Mayıs 2010, sayfa 250)

Bir Şehzadenin Hatıratı’nda Ali Vasib bey Nezihe Hanım’la beraber piyona dersleri aldığından  bahsediyor.

“Kevser Hanım adlı muallimeden piyano dersi almaya yeni başlamıştım. Pederin refikası Nezihe Hanım da benimle ders alırdı.” (Ali Vasib, Bir Şehzadenin Hatıratı, Yayına hazırlayan: Osman Selahaddin Osmanoğlu, İstanbul: YKY Yayınları, 2004, s: 63)

Nezihe Hanım’ın haremdeki keman hocası

Aile albümümüzde babaannem Nezihe Hanım’ın saraydaki keman hocası hanımefendinin babaannem için imzaladığı fotoğrafı gördüğümde çok şaşırdığımı hatırlıyorum.

Nezihe Hanım’ın keman hocasının fotoğrafının arkasında yer alan ithaf yazısı. “Muhterem ve kadirşinas “Nezihe” Hanımefendi hazretleri bir kıt’a yadigarımdır” yazmaktadır.

Şehzade Ahmet Nihat Efendi

 

5. Murat’ın gençlik yıllarında yapılmış portresi

5. Murat’ın hareminde büyüyen babaannem Nezihe Hanım, 5. Murat’ın torunu Şehzade Ahmet Nihat Efendi’yle evleniyor.

5. Murat Osmanlı Hanedanı’nın en kısa süre hükümdarlık yapmış padişahıdır. 3 aylık hükümdarlığı sonrasında akli dengesinin yerinde olmadığı iddiasıyla tahttan indirilmiş ve tahta geçen erkek kardeşi II. Abdülhamid tarafından Çırağan Sarayı’nın haremine hapsedilmiştir. Klasik müziğe son derece düşkün olan 5. Murat’ın çok lirik besteleri vardır. Bu bestelerden bazılarını Emre Aracı’nın hazırladığı Osmanlı Sarayı’ndan Avrupa Müziği albümünde dinlemek mümkün.

5. Murat’ın 1879′da bestelediği “Osmanlı Sarayından Avrupa Müziği” albümünde yer alan “mi bemol majör valsini” buradan dinleyebilirsiniz.

Bugün kentsel dönüşüm sürecine giren, çok uzun yıllar bir gece kondu selinden ibaret olan Fikirtepe 5. Murat’ın av köşkünün arazisidir.

 

                                   

5. Murat köşkü

Bu köşkten günümüze maalesef sadece hamam kısmının kalıntıları ve çeşmeye çevrilmiş kapısı kalmıştır.

5. Murat köşkünden günümüze kalan hamam bölümü

5. Murat’ın tahttan indirildikten sonra Çerağan Sarayı’nın hareminde 28 yıl süren bir hapis hayatı yaşamıştır. Günlerini Çerağan Sarayı’nın harem dairesinde besteler yaparak geçiren 5. Murat, 1904 yılında hayata gözlerini yummuştur.

5. Murat’ın hayatını anlatan ve kendi bestelerinin de kullanıldığı 5. Murat balesi, Antalya Operası ve Balesi tarafından 2012 yılında sahneye konmuştur.

5. Murat balesinden bir sahne – 5. Murat balesiyle ilgili detaylı bilgiyi buradan izleyebilirsiniz.

5. Murat’ın torunu Şehzade Ahmet Nihat Efendi mimarlığa yakın ilgi duyan, edebiyata, müziğe ve resme son derece hakim bir Osmanlı aydını. Tevfik Fikret en yakın arkadaşlarındandır.

    Şehzade Ahmet Nihat Efendi

Şehzade Ahmet Nihat Efendi’nin dedesi 5. Murat’a ithaf ettiği bestesi – 10 Eylül 1902

Şehzade Ahmet Nihat Efendi’nin konağının manzarası

Şehzade Ahmet Nihat Efendi’nin Çırağan Sarayı’nın üstünde yer alan Kılıç Ali Yokuşu ve Serencebey yokuşunun kesiştiği yerde inşa ettirdiği güzel manzaralı konağının çizimini yakın arkadaşı Tevfik Fikret’le beraber yaptığını biliyoruz. Şehzade Ahmet Nihat Efendi, Tevfik Fikret’ten resim ve tarih dersleri de almıştır. Oğlu kitabında şöyle anlatmaktadır:

“Pederimin bilahare resme hevesi oldu ve yağlı boya resimler yaptı. Hocası meşhur şair Tevfik Fikret idi. Meşrutiyet’in bidayetinden beri haftada iki kere gelir, Pederime tarih dersleri verirdi.” (Ali Vasib, Bir Şehzadenin Hatıratı, Yayına hazırlayan: Osman Selahaddin Osmanoğlu, İstanbul: YKY Yayınları, 2004, s: 29)

Şair Nigar Hanım

Şehzade Ahmet Nihat Efendi şair Nigar Hanım’ın Robert Kolej’de öğretmen olan oğlu Feridun Bey’den de Fransızca dersleri almıştır.

Halide Edip Adıvar, II. Abdülhamid döneminde geçen romanı Sinekli Bakkal’da, Şehzade Ahmet Nihat Efendi’nin konağını başkahraman Rabia’nın davet edildiği bir mekan kurgusunda kullanmıştır.

Babaannem Nezihe Hanım, Şehzade Ahmet Nihat Efendi’nin ikinci eşidir. Birinci eşi Safiru Hanım’dır. Yıllarca aile albümümüzde yer alan fotoğrafların üzerlerindeki yazıları Osmanlıca’dan tercüme ettirdiğimde fotoğraflardan birisinin Safiru Hanım’a ait olduğunu fark ettim. Üzerinde “Benim sevgili kız kardeşim Nezihe’ye” yazıyordu. Bugünün modern gözlükleriyle anlayamayacağız bir şekilde ortak bir yazgıyı paylaşan bu iki Osmanlı kadını birbirlerini “kız kardeş” olarak nitelendiriyor.

Safiru Hanım, resmin üzerinde “benim kız kardeşim Nezihe’ye” yazmaktadır.

Şehzade Ahmet Nihat Efendi oğlu Ali Vasib Beyin sünnet düğününde

Babaannemin eşi Şehzade Ahmet Nihat Efendi’den çocuğu olmuyor. Diğer eşi Safiru Hanım’dan ise Ali Vasib Bey dünyaya geliyor. Ali Vasib Efendi “Bir Şehzadenin Hatıratı” adında Yapı Kredi Yayınları’ndan basılan anılarını kaleme almış bir Osmanlı şehzadesidir. Anıları daha sonra oğlu Osman Selahattin Osmanoğlu tarafından yayına hazırlanarak, bizlere ulaşabilmiştir.

Babaannemin harem yıllarına dair bana ulaşmış olan tek bir duygu var: “esaret”. Harem yıllarının mahremiyetinden hiç söz etmeyen babaannemin gece yıldızlara bakıp, esaret yıllarını hatırladığını annem bana anlatmıştı. “Yıldızlar bana haremdeki esareti hatırlatıyor” diyen babaannem Nezihe Hanım’ı anladığımı hissediyorum.

Abhazya’ya yaptığım yolculuk sırasında Abhaz kadınlarının ne kadar bağımsız ruhlu ve güçlü kadınlar olduklarını, toplum içindeki statülerinin ne kadar yüksek olduğunu fark ettim. Bütün ayrıcalıklı yaşamına rağmen dış dünyadan devasa duvarlarla yalıtılmış olan harem hayatı ruhunda özgürlük duygusu taşıyan bu “Abhaz” kadınına son derece yıkıcı gelmiş olmalı.

İki Kız kardeşi Ayıran Evlilik

Şehzade Ahmet Nihat Efendi 10 Nisan 1915 yılında babaannemin kız kardeşi Nevrestan Hanım’la evleniyor. Bu tarihi bu kadar iyi bilmemim nedeni, BÜ Tarih Bölüm Başkanı Edhem Eldem’le yazışmalarım sonucu benimle Şehzade Ahmet Nihat Efendi’nin el yazmalarında yer alan Nevrestan Hanım’la evlilik tarihini paylaşması.

Bu durum karşısında gururu incinen babaannem Şehzade Ahmet Nihat Efendi’den ve Saray’dan ayrılma kararı veriyor. Bir saray kadınının, istemediği bir evliliği sürdürmeme hakkının olması ve bunu dile getirecek bir cesaret ve kararlılığa sahip olması bugün bize ne kadar şaşırtıcı gelse de dönemi içinde mümkün. Yaptığım araştırmalar sonucunda, hanedan nikahlarında asırlar boyu devam eden “ismet hakkı” geleneğini öğrendim. İsmet hakkı “boşanma hakkının erkeğin değil, kadının elinde tutması kaidesi”dir. (Murat Bardakçı, Neslişah, Cumhuriyet Döneminde Bir Osmanlı Prensesi, İstanbul: Everest Yayınları, sayfa: 46). Ancak, bu ayrıcalık Osmanlı hanedan soyundan gelen kadınlara tanınmıştır. Babaannem, Osmanlı hanedan soyundan gelmediği halde, eşi Şehzade Ahmet Nihat Efendi’den  boşanma talebinde bulunmuştur.

Bu hazin olayı Leyla Açba kitabında şöyle anlatıyor:

“Nihat Efendi 1916 dolaylarında Nezihe Hanım’ı boşadı. Zira Nihad Efendi Nezihe Hanım’ın hemşiresi Nevrestan Hanım’la izdivaç etmiş olduğundan Nezihe Hanım bu hale pek müteessir olarak ayrılmayı istemiş. Bu suretle talakları vuku bulmuştu.” (Leyla Açba, Bir Çerkes Prensesinin Harem Hatıraları, İstanbul: Timaş Yayınları, Mayıs 2010, sayfa: 250)

Babaannem Saray’dan dönemin gelenekleriyle paralel olarak özel eşyaları ve mobilyalarıyla beraber ayrılıyor ve özellikle “saray eşrafının” yaşadığı Akaretler Yokuşunda bir eve yerleşiyor.

                

Akaretler yokuşu, 20. yüzyıl başı

Çocukluğumu ve genç kızlık yıllarımı babaannemin saraydaki eşyalarıyla döşeli bir “müze ev”de geçirdim.

Nezihe Hanım’ın saraydan getirdiği anılarından

Çini sobalar, 19. Yüzyıl Viyana koltuk takımları, kök boya halılar, Osmanlı Hanedan portreleri, aynalı büyük dolaplar, fermanlar, heykeller, porselen biblolarla dolu geçmişten kopmamış bir evde büyümek içimdeki tarih merakını hep canlı tuttu.

 

Ali Fehmi Doğrusöz

Babaannem saraydan ayrıldıktan bir süre sonra, Saray’da görevli Kimya Hanım’ın arabuluculuğuyla bir Osmanlı Subayı olan dedem Ali Fehmi Doğrusöz’le ikinci evliliğini yapıyor.

Kimya Hanım

Bu evlilikten olan babam Feridun Doğrusöz saraylı bir annenin ve bir Osmanlı subayının oğlu olarak tarihe hayran bir şahsiyetti. Ben, onun tarihle dolu sohbetleriyle büyüdüm. Tarih demek yanlış olur belki. Her gün evde beraber yaşadığımız mobilyalarıyla, belgeleriyle, fotoğraflarıyla, “bizimle yaşayan tarihin” öyküleriyle büyüdüm demek daha doğru olur.

Babam Mustafa Feridun Doğrusöz

Ancak, ailede aktarılan öykülerden bildiğim tek şey Şehzade Ahmet Nihat Efendi’nin evlilik kararı iki kız kardeşi fiziksel olarak ayırsa da, yakınlıklarına ve birbirlerine olan derin sevgi ve saygılarına engel olamamıştı. Duygusal bağlılıkları ölümlerine kadar devam ediyor.

Nezihe Hanım’ın Cumhuriyet’in ilanı sonrasında Latin harfleriyle ve yeni soyadıyla bastırdığı mührü

Nevrestan Osmanoğlu ve Sürgün Yılları

Beylerbeyi Sarayı

Nevrestan Hanım verdiği röportajında eşi Şehzade Ahmet Nihat Efendi’yle beraber Beylerbeyi Sarayı’nın hareminde yaşadığından bahsediyor.

Beylerbeyi Sarayı Sultan Abdülaziz tarafından yazlık saray olarak doğu ve batı üslubunu birleştiren bir anlayışla inşa edilmiştir. Beylerbeyi Sarayı, 1909 yılında -30 yıllık hükümdarlığın sonunda- tahttan indirilen II. Abdülhamid’in de son altı yıl hapis hayatı yaşadığı ve 1918 yılında hayata gözlerini yumduğu mekandır.

Nevrestan Hanım’ın Beylerbeyi Sarayındaki yaşamı Cumhuriyet’in ilanı ve Osmanlı Hanedanı’nın 3 Mart 1924 tarihinde yurt dışına sürülmesiyle travmatik bir kesintiye uğruyor. 431 sayılı kanunla sınır dışı edilmesine karar verilen Osmanlı hanedan mensuplarının sayısı 155′di ve bu listede Şehzade Ahmet Nihat Efendi ve eşi Nevrestan Hanım da vardı. Nevrestan Hanım’ın, eşi Şehzade Ahmet Nihat Efendi ve o dönemde Robert Kolej’de okuyan erkek kardeşi Aziz Bey’le beraber çok uzun yıllara yayılan sürgün yolculuğu böyle başlar.

Aziz Bey, Fransa’ya yerleştikten sonra Atzamba soyadını almıştır.

Ali Vasib Efendi, “Bir Şehzadenin Saray Hatıratı” kitabında 3 Mart 1924 sabahı Sirkeci garındaki manzarayı anlatıyor. Osmanlı Hanedanı’nı yurt dışına göndermekle görevli emniyet görevlilerinin dahi gözyaşlarını tutamadığı son derece hazin bir vedayla ana vatanlarından sürülen Osmanlı Hanedanı aslında çoğu için dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkıyor.

“Mart ayının ortalarına gelindiğinde ise, Türkiye’de Fatih’in, Yavuz’un ve Kanuni’nin soyundan gelen tek bir kişi bile” kalmıyor. (Murat Bardakçı, Neslişah, Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Prensesi, İstanbul: Everest Yayınları, Ekim 2011, sayfa: 84)

Nice, 1920′ler

Nevrestan Hanım ve eşi Şehzade Ahmet Nihat Efendi önce Budapeşte ve oradan da Nice’e gidiyorlar. Nice’in havasının İstanbul’a benzemesi Osmanlı Hanedan üyelerinin çoğu için şehri son derece cazip kılıyor. Hanedan üyelerinin büyük bir kısmı bu şehirde yaşamayı seçiyor.

Nevrestan Hanım, eşi Şehzade Ahmet Nihat Efendi ve Nihat Efendi’nin kardeşi Osman Fuat Efendi, Nice

Sürgün yılları son derece travmatik yıllar. Nevrestan Hanım verdiği röportajda Osmanlı gelenekleriyle yetişmiş insanlar olan hanedan üyelerinin Avrupa’ya uyum göstermelerinin son derece zor olduğundan bahsediyor. Haremde soyulmamış, bütün meyve bile görmemiş Osmanlı kadınları hem Avrupa’da yaşamayı, hem de gündelik hayatla başa çıkmayı öğrenmek zorunda kalıyorlar.

Nevrestan Hanım Nice’te. Resim, Nezihe Hanım’a ithaf edilmiştir.

Resmin üzerinde “Sevgili Ablama-8 Mart 1927″ yazmaktadır.

Osmanlı Hanedan üyeleri çok uzun yıllar kimliklerinde yazan “haymatlos” yani vatansız statüsüyle yaşıyor. Sürgün edildikleri topraklara dönme şansları olmadan, kendilerine kucak açan toprakların vatandaşı olamadan “arafta” bir yaşam sürüyorlar.

“Mustafa Kemal’in, hanedanın Türkiye dışına çıkartılmasından sonra, Osmanoğulları’ndan sadece bir kişiye mesaj gönderdiğini ve mesajında sürgün kararından duyduğu üzüntüyü ifade ettiğini, ancak mecburiyet altında bulunduğunu söylediğini biliyoruz. Mesaj, Beşinci Murat’ın mesleği profesyonel asker olan torunu Şehzade Osman Fuad Efendi’ye yollanmıştır.“  (Murat Bardakçı, Son Osmanlılar, İstanbul: İnkılap Yayınları, 2008, sayfa: 178-179) Osman Fuad Efendi, Şehzade Ahmet Nihat Efendi’nin erkek kardeşidir. Osman Fuad Efendi, 1970 yılında Paris’te Hürriyet Muhabiri Doğan Uluç’a verdiği röportajda Atatürk’ün eski silah arkadaşına askeri kuryeyle yolladığı mesajda: “Çok esef ederim ana vatanın dışında kalışınız için. İstisna yapamadım. Kanun umumi idi” (Murat Bardakçı, Son Osmanlılar, İstanbul: İnkılap Yayınları, 2008, sayfa: 178-179) dediğini belirtmiştir.

Atatürk’ün silah arkadaşı ve Şehzade Ahmet Nihat Efendi’nin kardeşi Osman Fuat Efendi

“Hanedan mensupları, sürgünün en fazla bir kaç yıl süreceğine inanmışlar, ülkeye dönüş izninin kadınlara 28, erkeklere ise ancak 50 yıl sonra verileceğini hiçbiri tahmin etmemiştir.” (Murat Bardakçı, Son Osmanlılar, İstanbul: İnkılap Yayınları, 2008, sayfa: 188)

Vatan hasretiyle yanıp tutuşmalarına rağmen Osmanlı Hanedanının erkek üyelerinin çoğu vatanlarını bir daha göremeden dünyaya gözlerini yumuyorlar. Şehzade Ahmet Nihat Efendi, 23 Aralık 1944′ten 4 Haziran 1954′te hayata gözlerini yumana kadar Osmanlı Hanedanı’nın en yaşlı üyesi olarak Osmanlı Hanedan Reisi olmuştur. Hayatının son yıllarının Beyrut’ta  eşi Nevrestan Osmanoğlu ile geçiren Şehzade Ahmet Nihat Efendi’nin 1954′de Beyrut’taki vefatından sonra naşı Şam’daki Osmanlı Kabristanına defnedilmiştir.

Beyrut, 1950′ler

Osmanlı Hanedanın üyesi olan kadınların 1952 yılında Türkiye’ye dönmesine izin veriliyor. Nevrestan Osmanoğlu bu yasayla beraber İstanbul’a yerleşiyor. İstanbul’a dönüşünde Saraylıların yaşadığı Serencebey yokuşunda Kimya Hanım’ın konağında yaşamıştır.

Haremin kapalı dünyasında büyümüş olan Nevrestan Hanım, Avrupa’dan dönüşünde özgür ve yetişkin bir kadın olarak şehrini “ilk” defa keşfediyor ve hayata gözlerini ablası Nezihe Hanım’dan 11 yıl sonra 1983 yılında yumuyor.

Geriye Kalanlar

Aile tarihçemdeki bu iki kadından: babaannemden ve babamın teyzesinden geriye Osmanlı tarihine derin bir merak ve büyük bir cesaret miras kaldı. Bu iki Abhaz kadınının Kaf dağının arkasında başlayan ve Osmanlı Hanedanına dek uzanan öyküleri ve bu süreçteki bütün zorluklar karşısındaki güçlü duruşları ve cesaretleri beni her zaman derinden etkiledi.

 Işıklar içinde uyusunlar…

 

                                             

Kaynakça:

Açba Leyla, Bir Çerkes Prensesinin Harem Hatıraları, İstanbul: Timaş Yayınları, Mayıs 2010

Ali Vasib Efendi, Bir Şehzadenin Hatıratı, Hazırlayan: Osman Selahaddin Osmanoğlu,  İstanbul: YKY, 2004

Barisch Klaud and Lissi, “Richtig Reisen”, Istanbul, Köln: DuMont, 1976

Bardakçı Murat, Son Osmanlılar, İstanbul: İnkılap Yayınları, 2008

Bardakçı Murat, Neslişah, Cumhuriyet Devrinde Bir Osmanlı Prensesi, İstanbul: Everest Yayınları, Ekim 2011

Candemir Murat, Yıldız’da Kaos ve Tasfiye, İstanbul, İlgi Kültür ve Sanat, 2007

Ekdal Müfid, Kadiköy Konakları, İstanbul: YKY, 2005

Gülersoy Çelik, Çerağan Sarayları, İstanbul: İstanbul Kitaplığı, 1992

Göncü T. Cengiz, Beylerbeyi Sarayı, Ankara: TBMM Basımevi, 2013

Mansel Philip, Sultans in Splendour, NY: Orientel Press, 1988

Öksüz Ayça Yolkolu, Hüzün Aş Olunca, İstanbul: Yediveren Yayınları, 2016

Son Osmanlılar Belgeseli: izlemek için tıklayınız

 

Osmanlıcadan Türkçeye çeviri konusunda desteklerini esirgemeyen Sayın Mustafa Çakıcı ve Umut Soysal’a teşekkürlerimle… 

Mart 2016  ©  Mahan Doğrusöz