Gamze Fidan ve Kop-Art Yolculuğu

Kadın Hayatlarını Yazmak Sempozyumu Sunum Metni

Yeditepe Üniversitesi – 19 Nisan 2014

Konuşmama “Kadın Hayatlarını Yazmak” konulu sempozyuma neden Gamze Fidan ve onun yaratımı olan Kop-Art sanat hareketini inceleyen bir çalışmayla katılmak istediğimi paylaşarak başlamak istiyorum:

Kendilik psikoloji okulunu kuran Heinz Kohut “aynalanma” kavramından bahseder. Freud’cu kuramda ve onun ardıllarınca sadece “patolojik” yönleriyle irdelenen insan “narsisizminin” sağlıklı yanını inceler Kohut ve insan narsisizminin sağlıklı yönünün gelişip, büyüyebilmek için ihtiyaç duyduğu en temel psikolojik gıdanın “aynalanmak” olduğunu söyler.

Kohut’a göre her insanın en temel psikolojik ihtiyaçlarından birisi görülmek, fark edilmek, “özgün”, “farklı”, “yaratıcı”, “çığır açıcı”, “sıra dışı” yönleriyle takdir edilmektir.…

devamı...

Erotic Love from a Psychoanalytic Perspective

Impossibility of Erotic Love


Yet, I had devoted so much to you!

The western tales told to us while we are growing up present the union of the prince and princess (man and woman) as a “conflict-free” and harmonious experience. In infantile imagination, the union of male and female principles –man and woman- is experienced as an integration free from any kind of internal conflict, and the spiritual “unity” of man and woman as well as the physical one, which is veiled with a fairy-tale mystery, is depicted as the dance of two different entities who are separate, but somehow completed through each other. This is most probably the fantasy of the infantile imagination and of the “infantile” aspect of humanity. However, eastern tales portray our reality so finely. Love illustrates the impossibility of the union of man and woman, of the male and female principles. Love is depicted as a search and a process of destruction. In eastern tales, love is an internal experience, which emerges in the imagination

devamı...

To all the men I have "echoed"

The Silence of Echo, or Understanding Narcissistic Love


                                                                                                                                                                                           

William Waterhouse, Narcissus and Echo, 1903

“Narcissus and Echo” is one of my favorite works of William Waterhouse. Narcissus keeps looking at the reflection of his beloved grand figure on the lake. What intrigues me most in this work is not Narcissus himself who stares at his reflection on the mirror/lake with a “fatal” admiration, but rather the “echo” that eyes him woefully. The tragedy of Echo stems from her dependence on Narcissus. The “echo” does not have a voice of her own. She needs the voice of narcissus to speak out. She can only reflect the voice of narcissus. However, Narcissus, who is in a fatal, eternal and elliptic “love” with his own image, will never utter a voice which can be echoed because Narcissus dwells in an eternally circular universe “replete with” and revolving around his image in total silence. He has no voice. There is no “other” in the inner world of narcissus. He never sees anyone other than his own image. He does …

devamı...

Gölgelere Dair

Persepolis – Marjane Satrapi

“Değişen Zamanlar”

Üniversite yıllarımdaki “ikonlarımdan” birisi olan sosyoloji “hocamın” gazetedeki bir röportajıyla karşılaşıyorum. Oysa röportaj bir buçuk yıl önce yapılmış.

Okuduklarım karşısında düştüğüm “dehşeti” tarif etmem imkansız. Burkanın karanlığına duyduğu hayranlıktan, gölgelere yönelik sevgisine, örtünmenin baskıcı moderniteye karşı bir direnme biçimi olduğundan, “laik” kadınların çok konuşmasına dem vuruşuna kadar söyledikleri karşısında dona kalıyorum.

Bugünün Türkiye’sinde örtünmenin, muhafazakarlaşmanın, karanlıkların övüldüğü, kutsandığı, yüceltildiği bir dönemden geçiyoruz.

 

Oysa…

Oysa, sinematografik bir mesafeden gözlemlenirmişçesine övgüyle bahsedilen bu gölgeler ve karanlıklar bir kadın olarak beni inanılmaz ürkütüyor.

Oysa, ben…

devamı...

Erotik Aşka Psikanalitik Bir Bakış

Erotik Aşkın İmkansızlığı

 

Oysa ben sana neler adamıştım

Büyütüldüğümüz batı masalları prensle, prensesin (erkek ve kadının) kavuşmasını “çatışmasız” ve uyumlu bir deneyim gibi sunar. Çocuksu imgelem dişi ve eril prensibin -kadının ve erkeğin- bir araya gelişini içsel her türlü gerilimden arınmış bir bütünleşme gibi deneyimler, kadının ve erkeğin ruhsal ve masalsı bir gizle perdelenen bedensel “bütünleşmesi” sanki birbirinden farklı ama birbirinin dolayımıyla bütünlenen iki ayrı varlığın dansı gibi resmedilir. Bu çocuksu imgelemin ve insanlığın “çocuksu” yanının fantezisidir büyük bir olasılıkla. Oysa, doğu masalları içinde yaşadığımız gerçekliği ne kadar da iyi resmeder. Aşk, kadının ve erkeğin, dişil ve eril prensibin kavuşmasındaki imkansızlığı anlatır. Aşk bir arayış ve yıkım süreci olarak betimlenir. Aşk,…

devamı...